Halkın Kent Yönetimine Katılımda Yetim Çocuğu: Kent Konseyleri

Halkın Kent Yönetimine Katılımda Yetim Çocuğu: Kent Konseyleri

2023’ün son günlerinde, göç, Ukrayna Savaşı ve Gazze işgalinin yarattığı gerginlik ve NATO genişlemesi gibi sıcak gündemlerin yanı sıra Avrupa için ilginç ve beklenmedik bir kurumsal deklarasyon yayımlandı. 14 Aralık tarihinde Avrupa Komisyonu yayımladığı bir dizi öneriyle tüm Avrupa Birliği ve ilişkili ülkelere “kura ile belirlenmiş” yurttaşlardan oluşan “yurttaş birlikteliklerinin kurulması ve yerel yönetim politikalarının belirlenmesinde aktif görev verilmesi tavsiyesinde bulundu. Peki, Avrupa gibi yerel yönetimlerin ve yerel demokrasinin en olgunlaşmış örneklerinin bulunduğu kabul edilen, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Avrupa Kentsel Şartı gibi uluslararası muteber belgelerinde bu durumu tescillenmiş bir ulus ötesi birliktelik için bu tavsiye ne anlama geliyordu? Her şey bir yana kurumsal yapıların güçlü gelenekleriyle bilinen Avrupa’da yurttaşların rastlantısal olarak seçildiği bir sürece neden ihtiyaç duyulmaktaydı?

 

Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin

 

Şehir Plancısı Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Öğretim Üyesi Ankara Kent Konseyi Başkan Vekili

 

1. Giriş: Alet Kutusundaki İngiliz Anahtarı Olarak Kent Konseyi

 

Avrupa Birliğinin en üst düzeyinde alınan bu karar, doğrudan ve katılımcı demokrasi deneyimleri açısından önemli bir kırılmaya işaret ediyor. Aslında, siyaset bilimi ve yerel yönetimler disiplinlerindekilerin bir süredir takip ettikleri üzere, Avrupa’nın ve dünyanın dört bir yanında bir süredir bu yöndeki denemeler ciddi şekilde yaygınlaşıyor. Kurulu anayasal sistemlerde yerel yönetimlere ve kentlere ilişkin sorunların çözümü için sıradan yurttaşın doğrudan karar verme süreçlerine dahil olmasına yönelik yenilikçi uygulamalar ve dijital araçlar son yirmi yıldır inanılmaz bir hızla arttı ve çeşitlendi. Başta OECD olmak üzere pek çok uluslararası kuruluşun yeni gündemi artık, kurumsal yapıların dışında sokaktaki insanın kendi gündelik hayatını belirleyecek kararlara nasıl dahil olacakları üzerinden tartışılmakta. Ancak, Türkiye gibi baskın gündemin daha çok merkezileşme ve yürütmenin güçlenmesi üzerinden şekillendiği ülkelerde ise dış dünyadaki bu gelişmeler henüz ciddi bir yansıma bulabilmiş değil. Oysa 1990’lı yılların başlarında durum daha farklı gibi görünmekteydi. Zaten kent konseyi dediğimiz mekanizmanın çıkış zamanı da bunun için o yıllara rastlıyor.

 

Yine de Türkiye gündeminin en sıcak konusu olan, 2019 – 2024 yerel seçimleri arasındaki dönemde muhalefet belediyelerinin deneyimleri arasında en çarpıcı konunun da yine kent yönetimine katılımla ilgili farklı deneyimlerle inşa edildiği dikkatli bir göz tarafından fark edilebilir. Bu farklılaşmanın odağında kent konseylerinin yadsınamaz bir pozisyonu bulunuyor. 2000’li yılların başından beri oldukça uzun bir süredir, demokratik katılım ve kapsayıcılık gibi ilkeler açısından yenilikçi bir yapının şekillenemediği söylenebilecek olan Türk kamu yönetimi içerisinde her ne kadar katılım konusundaki yenilikçi örnekler daha çok sivil inisiyatiflerden gelse de, bu anlamda belki de tek gerçek istisna bugüne kadar hep dalgalı bir seyir izlemiş olan ‘kent konseyleri’ olarak tarif edilebilir. Zaten bu yüzden de özellikle Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyükşehirlerden başlayarak bugüne kadar pek örneğine rastlanmamış bir kent konseyi hareketliliğinin yaşanıyor olması pek de şaşırtıcı değil. Bu durum muhalefet belediyelerinin arayışı içinde oldukları toplumsal meşruiyet zemininin oluşmasında katılımcı bir mekanizmanın sağlayabildiği olanaklara da işaret etmektedir.

 

Ancak, bu hareketlilik bile ‘kent konseyi’ adı verilen Türkiye’ye özgü ilginç katılımcılık mekanizmasının daha fazla ilgi toplamasını ve mercek altına alınmasını sağlayamadı. Her ne kadar adlandırması bile katılımcılıktan çok atama ve belli zümrelerin yönetimi gibi bir ton hissettirse de Türk kamu yönetimi tarihinin belki de en uzun soluklu ve tüm arka plan sorunlarına rağmen bir şekilde devam eden kent konseyi deneyimi kanımca savunanlarının ve eleştirenlerinin iddiaları açılarından dikkatli bir incelemeyi hak ediyor. Bir yanıyla da mevcut mevzuatı uyarınca, hiçbir resmi özerk bütçesi, tüzel kişiliği, makam ve mevkisi, yaptırımı ve icra olanağı bulunmayan bu yarı yapılandırılmış katılımcı mekanizma, bir nevi Anglo-Sakson tarzı bir kendiliğinden ve doğal katılımcılık süreci oluşturabilir mi, buna ilişkin bir potansiyel gerçekten de var mı sorusu da zihinleri kurcalamaya devam ediyor. Her şeye rağmen, iklim değişikliğinden afetlere, toplumsal sorunlardan göçe kadar her yerde derde deva olarak görülen katılımcılık ilkesi için elimizdeki en uzun soluklu ve siyasi etkilerden göreli bağımsız resmi yapının kent konseyleri olduğu düşünüldüğünde yerel düzeyde tıkanmış Türk siyaseti açısından yeni bir alanın olası işaretlerini de kent konseylerinde aramak yanlış olmayabilir.

 

Bu tür çabaların tamamına yakınının göreli olarak uzun bir süredir bir şekilde var olan kent konseylerine ilişkin kamuoyunda yaygın bir tartışma alanı açamamış olmasının sebeplerinin başında ise siyaseten doğrucu kavramlar üzerinden çok amaçlı, çok ölçekli ve çok aktörlü bir katılımcılık mekanizması olarak tanımlanan kent konseylerinin tam olarak ne olduğuna ve ne işe yaradığına ilişkin yalın ve çarpıcı bir yanıt verilememesi geliyor. Yasal tanımına göre; sürdürülebilirlik, hesap verebilirlik, şeffaflık, hemşeri hukuku, kent kimliği ve kültürü, kent vizyonu gibi anahtar kavramlara ilişkin politika süreçlerini yerel düzeyde yine yereldeki ağırlıklı olarak kurumsal sivil yapıların bir aradalığıyla sorgulayan ve gerekirse gündeme taşımaya çalışan inisiyatifler olarak kent konseyleri ancak bir araya getirdiği sivil unsurların uyumu kadar etkin, yine bu unsurların yaratabileceği enerji mukabilinde de etki yaratabilecek bir tür amorf ve esnek etkileşim alanı gibi duruyor. Hem de bu alan, güncel siyaset kanalları üzerinden etki yaratma olanağı bulunmayan kitlelerin hem belli bir etki üretebilmesinin hem de kutuplaşma, yolsuzluk ve yozlaşma gibi sorunlara takılmadan siyasi yelpazenin tamamıyla şiddet içermeyen bir etkileşim kurmasının bir aracı gibi de görünüyor.

 

Tabi bu ihtimallerin varlığı bile, Türk toplumsal hayatında sıklıkla rastlanan “mümkün olandan fazlasını bekleme” reflekslerini de harekete geçirmektedir. Cumhuriyet tarihi boyunca nadiren tartışma gündemi olabilmiş katılımcılık yeri geldiğinde siyasal, toplumsal ve teknik açılardan kent konseyleri özelinde aşırı genelleştirilmiş tartışmaların doğmasına sebep olabilmektedir. Kent konseyleri; siyasal açıdan hem iktidar hem de muhalefet için mevcut sisteme alternatif bir siyasal mücadele alanı oluşturabilir mi, teknik bir gözlükle pek çok anlamda kentlerin yapısal sorunlarına çözüm aranabilecek ve politika tartışmalarının yapılabileceği bir platform olabilir mi, devletçi bir bakışla kamu aktörlerinin özellikle de yerel yönetimlerin hızlı ve etkin çözümler bulabilmelerinin bir aracı olabilirler mi, sivil toplum perspektifinden siyasetin başaramadığı ve temel demokratik haklara ilişkin farklılıklara ilişkin kültürel zenginlik ve tarihsel derinliği dikkate alan bir bilinç ve farkındalık alanı yaratabilirler mi, krizler düşünülünce önyargıların ve farklılıkların bir kenara bırakıldığı yeni bir dayanışma alanı oluşturabilirler mi, kentlerin tahribatı açısından kentlerdeki yapısal sorunların ve kente karşı suç niteliğindeki uygulamaların karşısında yeni bir var oluş alanı yaratabilirler mi, bir arada yaşama kültürüne göre vatandaşlar için kökenini gündelik yaşamdan alan yeni bir ortak kentli kimliği ve davranış kodları tanımlayabilirler mi ve duyu ve duyguların kendilerini koruyarak var olabildiği ve ortaklaşabildiği bir yeni paylaşım alanı oluşturulabilir mi gibi yüzlerce soru dolaşımdadır.

 

Kuşkusuz kent konseyleri pek çok başka örnekte de görüldüğü üzere zor da olsa bunların hem hepsi olma potansiyeline sahiptir hem de hiçbiri olamayacak kadar kırılgan yapılardır. Ancak, bu durum en azında 2019 yerel seçimleri sonrasında kent konseylerinde görülen hareketliliği değerlendirebilmek için özenli bir çaba içine girilmesinin de önemine işaret ediyor. Bu şekilde belki de çok uzun zamandır Türk siyaseti ve sivil toplum alanının içine sıkıştığı merkez-yerel ikileminin dışına çıkılmasını olası kılacak yeni soluklu bir tartışma alanının varlığı da fark edilebilir. İşte bu sebeple, bu yazıda muradım, kent konseyi kavramının daha iyi anlaşılmasına olanak tanıyacak tarihsel gelişim, deneyim ve tartışmalara eleştirel bir bakış atarken benim de son beş yıldır bir parçası olduğum kent konseyi pratiğinin olası geleceği üzerinden yerelin, devletin ve mekanın yeniden şekillenmesine olanak tanıması muhtemel bazı dinamiklere de atıfta bulunabilmektir. Bunu yaparken hem 2004 yılında yasallık kazanan kent konseylerinin ülke sathındaki birikiminden hem de 2019’dan beri görev aldığım Ankara Kent Konseyi deneyiminden yararlanmaya çalışacağım.

 

2. Kent Konseyi Fikriyatının Batılı Kökenleri

 

Birer kurumsal enstrüman olarak kurullar, komisyonlar ya da konseylerin Türk kamu yönetimi içerisinde hangi nüanslarla ortaya çıktığını anlamak oldukça güçtür. Herhangi bir konu neden komisyon ya da konsey olarak adlandırılır bunu ortaya koymanın nesnel gereklilikleri ortada bulunmamaktadır. Kolektif iş yapma deneyimlerimizin şekilsel özelliklerine dair ayrımlar bu sebeple kolaylıkla teşhis edilemez. Bu durum kent konseyi kavramında da karşımıza çıkmaktadır 1 . Örneğin buradaki “konsey” kavramının olguyla ilişkili demokratik katılım ile ilişkisi ne bağlamda ve ne anlamda ortaya çıkmaktadır? Genellikle benzer konularda kullanılan konsey kavramı çoğunlukla mevcut yapıların üzerinde bir tür karar yetkisine sahip üyeleri atamayla göreve gelen danışma organları olarak belirmektedir. Anayasamızdaki “ekonomik ve sosyal konsey” yapısı buna misal olarak alınabilir. Ancak, kent konseyinde bu tür bir atama ya da karar yetkisi bulunmadığı görülmektedir. Peki biz neden ve ne zaman demokratik katılımla ilgili bu mekanizmaya “kent konseyi” demeye başladık?

 

Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca demokrasi tartışmalarında daha çok temsili demokratik sisteme ilişkin tartışmaların yürütüldüğü, doğrudan ya da demokratik katılımcı demokrasi tartışmalarının siyasal alandan çok sivil toplum alanında yürütüldüğü gibi bir spekülasyonla hareket edersek, içeriği itibariyle kent konseyi kavramının da daha çok yakın zamanda bugüne kadar devlet sistematiğimizde yer almamış konuların etrafında ortaya çıktığı söylenebilir. Çünkü devlet aygıtının ne düzeyde merkezileşmiş olduğunun kentsel yaşamdaki tüm pratikleri derinden etkilediği bir coğrafyada devlet aygıtını ele geçirmeye yönelik bir siyasi mücadelede demokratik katılıma ilişkin pratiklerin zayıflığı her aşamada ortaya çıkmaktadır ve sonuçta bu yöndeki girişimlerin pek çoğu uluslararası kabul görmüş politika çerçevelerinden kaynaklanabilmektedir. Tarihsel olarak demokratik katılımla ilişkilendirilen örneklerse mitleşmiş ve daha çok merkezi siyasetin alanı içinde gerçekleşmiş ana akım ya da marjinal deneyimler olarak kayda geçmiştir. İşte böylesi bir ortamda, kent konseyleri yerel seçilmişlere ilişkin bir toplumsal hareket alanının içerisinden ortaya çıkmış bir tanımlamadır. Bu tanımlamanın kökeninde yine Türkiye’nin yerel yönetimlere ilişkin uluslararası politika öğrenme süreçlerine uygun bir performans alanı yaratma ve uluslararası standartlara uygun bir teknik var oluş ve uğraş alanı olarak katılım örneği oluşturma çabaları da muhtemelen etkili olmuştur.

 

Bu açıdan baktığımızda, kent konseyi kavramının işaret ettiği katılımcılık içeriğinin özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ortaya çıkan ve etkin olan bakış açılarından beslendiği söylenebilir. Her ne kadar bu yazı akademik bir amaçla yazılmış olmasa da demokratik katılım dendiğinde Türkiye’de de hemen akla gelen bazı temel düşüncelerin bu alanlarla sıkı ilişki içerisinde olduğunu ifade etmeyi önemli buluyorum. Örneğin, kent konseylerinin politika yapma sürecini etkileme çabası içerisinde bulunan baskı ve çıkar gruplarının doğal bir etkileşim alanı olduğu şeklindeki yargılar çoğulcu bir anlayışın ürünü olarak görülebilir. Buna mukabil, kent konseylerinin içerisinde yer alan meslek sahiplerinin ve profesyonellerin kentte kimin nereye katılıp katılamayacağına ilişkin teknik bilgiyi kullanma kapasitelerini dikkate alırsak da açıkça Weberci bir yönetimci bakış açısı gündeme gelmektedir. Yer yer, bu iki tür yaklaşıma eleştirel bakarak, biraz da sol siyasetin etkisini hissettirir şekilde kaybedenlerin ya da örgütlenemeyenlerin katılımı, kentsel mekanın katılımı yapılandırmadaki rolü, devlet ve sermayenin mekanı bu amaçla nasıl araçsallaştırdığı ve nihai olarak insanların hayal ettikleri kentte yaşama hakları hususlarından bahsediyorsak da 1970’lerin yeni Marksist etkilerini ifade ediyor olabiliriz. Öte yandan, katılım süreçlerinin devletin olmadığı bir kamusal alanı inşa etmek için gerekli olduğunu söyleyip mevzuatın etkilerinden şikayet ediyorsak belki 1980 sonrası dönemin neo-liberal etkilerini üzerimizde hissediyor olabiliriz. Yine devlet ve özellikle yerel yönetimlerin kentsel mekanın her noktasını, anını ve deneyimini parasal değer ve rant temelli bir şekilde yeniden üreterek sermaye sahiplerine sunduğundan şikayet ediyorsak, bu amaçla katılımın halkla ilişkiler ve iletişim temelli bir meşrulaştırma aracına dönüştüğünü ifade edip alternatif katılım kanalları çağrısında bulunuyorsak tam da bu neo-liberal söylemleri eleştiriyor olabiliriz. Son olarak, belki yeni teknolojiler, yaşam deneyimleri yoluyla katılımın ortaya çıkarabileceği potansiyelleri eğitim, yönetimin farklı alanları gibi açıları da içine alacak şekilde keşfetmeye dayalı pragmatik yaklaşımlardan bahsediyorsak en güncel haliyle bir yaşam biçimi haline dönüşen katılımcılık meselesinden konuşuyor olabiliriz.

 

Kuşkusuz, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik katılımla ilgili deneyimi değerlendirilirken bu kuramsal yaklaşımların bire bir olduğu gibi üzerimizde etkili olduğunu ifade etmek doğru olmayabilir. Tüm bu yaklaşımların tamamına yakını kent konseyi dendiğinde akla gelen tüm sorunların ve potansiyelin tanımlanmasında başvurulan söylemlerde izlenebilmektedir. Ancak bu tartışmalar kent konseyi gibi kurumsal yapılara ilişkin deneyimler söz konusu olduğunda nadiren gerçekte yaşananları tam olarak ifade edebilecek bir güce sahiptir. Ancak, katılım deneyiminin anlamlandırılmasında, meşrulaştırılmasında ve kavramlaştırılmasında, her ne kadar güncel siyasette sıklıkla “istişare” benzeri kavramlar kullanılsa da, Türkiye kaynaklı bir katılım anlayışından çok bu batı kaynaklı yaklaşımların etkili olduğu görülmektedir. Özellikle son yirmi yılda hem merkezi idarede hem yerel yönetimlerde merkezileşmenin katılımla ilgili olarak batı kaynaklı etkileşimleri takip etmeyi güçleştirdiği bu sebeple de güncel demokratik katılım tartışmalarının kısırlaşmasına sebep olduğu söylenebilir. Diğer yandan kentleşme sürecinin kaçınılmaz bir toplumsal unsuru olan ve uzunca bir süredir üzerinde konuşulan hemşeri dernekleri, dini cemaatler ve geleneksel toplumsal ilişkiler üzerinden kentte ne tür bir katılımcılık deneyiminin gerçekleşebileceği konusunda analiz çok sıkça bulunsa da bu anlamda modern bir kentsel politikanın nasıl şekilleneceğine yönelik pratik yöntemlerde konusunda kısır bir alan oluştuğu da gözden kaçmamalıdır.

 

Zaten, bu düşünsel temelini aynı zamanda uluslararası düzenlemeler ve anlaşmalar vesilesiyle kendisini 1980 sonrası dönemde artan bir şekilde Türk kamu yönetimine dayattığı da görülmektedir. Başta Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ve Avrupa Kentsel Şartı olmak üzere Türkiye’nin de belli çekinceleri ile imza altına almış bulunduğu bu belgelerde katılımcılık konusundaki temel ilkeler ortaya konmaktadır. Ancak bunlar arasında özellikle küresel çevre sorunlarına ilişkin genel bir çerçeve oluşturma yaklaşımına dayalı Yerel Gündem 21 Programı, 1990’lı yıllarda kent konseylerinin kamuoyuna mal olmasını sağlayan süreci başlatmıştır. Habitat II toplantısının ardından küresel çevre sorunları ile ilgili bir değerlendirme süreci olarak başlayan Yerel Gündem 21 bu sorunlarla başa çıkmada yerelleşme ve yerel yurttaş katılımını temel alan bir araç olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin dünyayla bütünleşme konusunda daha aktif olduğu bu yıllarda, belediyeler yerel gündem ofisleri kurmuş ve bu alanda katılımcılığı sağlamak amacıyla kent konseyi adını alan birliktelikler inşa etmeye başlamıştır 2 . İlk başlarda her belediyenin kendi anlayışına uygun bir şekilde sivil toplum alanındaki aktörleri bir araya getirdiği bir platform olan kent konseylerinin isminin de daha önceki yıllarda farklı kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının benzer çabalarından aldığı tahmin edilmektedir. Kent konseyi kavramının yerel yönetim mevzuatının bir parçası olduğu 2004 yılına kadar da yaşanan deneyimin ağırlıklı olarak batılı kurumsal yapılarla etkileşim içerisinde ve çevre temasına odaklı bir etkileşim alanı olduğunu görüyoruz. Yani, kent konseyi kavramının çıkışında fikriyat kadar, uluslararası çevre örgütlenmesinin etkisi de kayda değer olarak görülebilir. Ama daha sonraki hikayenin Türkiye’nin kendi demokratik değişim süreci ve fikriyatı tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz.

 

3.Kent Konseyinin Kökenindeki Mitler Arka Plandaki Çalkantılar

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sonrasında demokratik katılımla ilişkili olarak değerlendirilebilecek az miktarda durum ve deneyimin temelde Osmanlının son dönemindeki modernleşme tartışmalarından beslendiği söylenebilir. Prens Sabahattin’in liberalleşme, yerelleşme yönündeki fikirlerinin demokratik katılım ile ilişkisini sorgulamak anakronik kaçabilirse de, pek çok alanda Cumhuriyetin kuruluşundaki temel felsefenin modern temsili ve meşru bir devlet inşası olduğu söylenebilir. Bu inşa sürecinde Osmanlı gibi imparatorluk ölçeğindeki bir devlet aygıtını Anadolu ölçeğine küçültmenin getirdiği bazı sonuçlar ve modern batılı bir temsili bir demokrasi kurmanın gerektirdiği denemeler yer yer demokratik katılımla ilişkili gibi görünen örnekler oluşturmuşsa da aslında söylem ve devlet yapılanmasında doğrudan katılıma yönelik bir eylemliliğin ortaya çıkması daha çok 1960’ların sonuna rastlamaktadır. Genel olarak bakıldığında, yaşanan deneyimin tarih boyunca temsili demokrasiye ilişkin ilgi duyma ve sorumluluklarını yerine getirme olarak ifadelendirilebilecek “siyasal katılma” ile, temsili demokratik kanallar dışındaki karar verme ve uygulama süreçlerine ilişkin talepleri dile getirme, örgütlülük ve eylemlilikler olarak tanımlanabilecek “demokratik katılım” arasındaki karmaşık ilişkiden ve sıkışmışlıktan beslendiği söylenebilir.

 

Cumhuriyet tarihi boyunca farklı amaçlarla ve siyasi söylemlerle demokratik katılımla ilgili deneyimlerin temel bazı biçimlerde ortaya çıkmıştır. Erken dönem cumhuriyet projesinde bir yurttaşlık projesi olarak eğitsel ve insani gelişim süreçleriyle ilişkili, kimi zaman bir tören, ritüel ya da davranışlar bütünü olarak görünebilen katılımcı pratiklere ilişkin dolaylı örnekler zaman geçtikçe farklı siyasi taraflarda ya temsiliyetin yerini alması gereken bir insani deneyim ya da temsiliyeti tamamlayan bir demokratik girişim olarak ifadesini bulmaya başlamıştır. Günümüze doğru yaklaşırken de katılıma ilişkin kuramsal bilgi ve devlet politikalarının açık ve yalın hale gelmesi ile birlikte katılımın bir döngü ya da döngüsel şekilde ilerleyen bir süreç olduğu ya da birey için bir var oluş ve kendini gerçekleştirme biçimi haline gelmesi gerektiği tartışmaları başlamıştır. Ancak nihai olarak devletin katı ve statik yapısı karşısında katılımcılığın kalıcı örneklerinin de yenilik, adanmışlık ve yaratıcılık yoluyla ilerleyen yaşam biçimleri üzerinden oluşabildiği üzerinde ittifak edilmiştir.

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda her ne kadar temel odak cumhuriyet rejimine dayanan bir yeni anayasal sistem kurmak olsa da, bu uğraşın içerisinde özellikle modern yurttaş oluşturma çabalarıyla birlikte cumhuriyetin yeni yaşam biçimine yönelik bazı çabalar bugün demokratik katılıma yakın bazı uygulamaların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Öncelikle, Türkiye Büyük Millet Meclisini oluşturan milletvekillerin yaşadıkları kent olan Ankara’nın sorunlarını ve imarını sıklıkla Meclis kürsüsüne taşımaları bir anlamda yerel ölçekte bir katılım deneyimi yaratmıştır. Ankara’da cumhuriyetin erken dönemlerinden itibaren nasıl bir kent planlama ve mimari gelişimin oluştuğu, kentin sorunlarının nasıl çözüldüğü gibi konular gazete köşelerinden edebi metinlere kadar yansımış ve bir tür yerel etkileşimi kurmuştur. Ancak, bu tür bir etkileşimin benzerinin Anadolu’nun diğer kentlerinde oluşmadığını, yerel seçkinlerin Cumhuriyet Halk Partisi saflarına katıldıklarında Ankara’ya bağlı bir merkezi ağın parçası haline geldikleri söylenebilir.

 

Cumhuriyetin ilk dönemindeki diğer iki ayrı deneyim ise modern yurttaş yaratma projesinin bir unsuru olarak içerdikleri eğitsel boyutla belli ölçülerde birer katılım deneyimi olarak adlandırılabilirler. Bunlardan birincisi 1932’de kurulan ve 1951 yılına kadar varlığını sürdüren Halkevleridir. Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyiminin hüsranla sonuçlanmasının ardından halk ile Cumhuriyet Halk Partisi arasındaki kopukluğun giderilmesi için açılmaya başlanan halk evleri, kısa bir süre içinde eğitsel ve sosyal etkinliklerin odağı haline gelerek her yerellikte belirli bir etkileşim alanı haline gelmeye başlamıştır. Aynı dönemde yine belli ölçüde katılımcı bir altyapı oluşturulmasına önemli katkıları bulunan bir diğer deneyim de “köy enstitüleri”dir. Kısa sürede kendi eğitim-öğretim araç gerecinden kaynaklarına ve kütüphanelerine kadar pek çok şeyi üretir hale gelen köy enstitüleri kullanılan eğitsel yöntemlere eleştirel düşünme, birlikte düşünme yaklaşımı ortak yönetim anlayışı dahil edilerek bu kurumlarda eğitilen insanların bilinçli birer yurttaş olmalarına çok önemli katkılarda bulunmuşlardır. Katılımcı bir süreçte sıradan bir yurttaşın sahip olması gereken en alt düzey bilgi, birikim, çeşitli davranış biçimleri ve değerlerin bu eğitim süreci içerisinde halka verilebildiği görülmektedir. Bu bilgi sadece talep eden değil, üreterek yönetime dahil olan bir tutuma dayanmaktadır. Çok kısa bir süre faaliyette bulunmasına rağmen ülke eğitim tarihinde bu kadar önemli bir etki bırakabilmesi ise ancak köy enstitülerinin bir tür halk etkileşimine olanak tanımasıyla açıklanabilir.

 

Demokrat Partinin iktidara gelmesinin ardından 12 Eylül 1980 darbesine kadar geçen dönemde demokratik katılım olarak kabul edilebilecek örneklerin ise daha çok siyasal çatışma ve mücadelelerin bir parçası olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Bu anlamda birbiri ile rekabet halindeki iki ayrı hareketin bulunduğu söylenebilir. Demokrat Parti geleneği, Cumhuriyet Halk Partisinin oluşturduğu ulaşım ve haberleşme ağı aracılığıyla yükselen yeni ticaret sınıfını kollamacı ağlarla siyasal mobilizasyona tabi tutarken kır sosyolojisinde sıklıkla ifadesini bulan “kasaba” kültürünün siyasetteki ağırlığı artmıştır. Kollamacı ya da hami-adamı ilişkilerin inşa ettiği bu yeni ilişkilenme biçimi siyasetçilerle kırsal alan ve kırdan kente göçen kitleler arasında yeni bağların kurulmasını getirmiştir. Bugün bile örneklerini gördüğümüz, yöneticilerin mahalle, sokak, köy toplantıları yapması ve bu ziyaretlerde bir tür halkın talep ve isteklerinin dinlenmesi kökenini bu gelenekten almaktadır. Kollamacı geleneğin kendi içinde önemli bir siyasal mobilizasyon aracı haline geldiği açık olmakla birlikte, bu geleneğin içinden kendi ya da mensupları dışında genel bazı tartışmaların çıktığına ilişkin kanıtlar bulunmamakla birlikte, bir sonraki kuşakların demokratik katılım taleplerinin altyapısını bu tür ilişkilenmeler oluşturmuştur denilebilir.

 

68 kuşağı hareketlerinin Türkiye’deki etkisiyle, 1970’lerin başından itibaren Cumhuriyet Halk Partisi içinde gelişen ortanın solu ve diğer sol hareketler, sağ partilerin kurduğu kollamacı ilişkileri araçsallaştırmayı öğrenirken aynı zamanda daha sistematik bir siyasetin içinde yeniden tanımlamaya başlamıştır. Bu dönemde en fazla öne çıkan iki deneyim bir yanda Ordunun Fatsa İlçesinde sosyalist belediye başkanı Terzi Fikri örneği, diğer yandan da büyük şehirlerde sosyal demokrat belediyeciliğin ilk örnekleri olmuştur. Ekim 1979 ile Nisan 1980 arasında Belediye Başkanı Fikri Sönmez öncülüğünde yalnızca 9 ay yaşatılabilen Fatsa deneyimi siyasi istikrarsızlıklar ve çalkantıların ortasında çok fazla sürmese de Türk siyasi hayatında derin izler bırakmıştır. “Söz, yetki, karar halka” sloganıyla ifade edilen bu yaklaşımın temelinde kısıtlı kaynaklarla yürütülen çalışmaların halkın önceliklerine göre belirlenmesi olduğu Terzi Fikri tarafından da ifade edilmiştir. Ancak, gerek o dönemde yapılan bu çalışmaları belli siyasi söylemlerden yalıtılmış şekilde ele almanın imkansızlığı, gerekse merkezi siyasetteki sert tartışma ortamı bu deneyimin ilerlemesine müsaade etmemiştir. Aynı dönemlerde, hızla büyüyen İstanbul, Ankara, Kocaeli gibi büyük kentlerin siyasal süreçlerinde öne çıkan sosyal demokrat belediyecilik yine bugünden bakınca işlevsel olarak demokratik katılımın yereldeki ilk işlevsel örneklerine öncülük etmiştir. Büyük kentlerdeki devasa gecekondu alanları ve kentlerin büyüyen çevresel, ekonomik ve kültürel sorunları karşısında daha kapsayıcı ve kentli aidiyetini önceleyen bu yaklaşımlar halkı yönetim süreçlerine katarak daha sınırlı kaynaklarla daha etkin hizmetlerin sunumunu hedeflemiştir. İlk halk ekmek fabrikalarının kurulmasından, ilk tahsisli otobüs yollarına ve geri dönüşüm hareketine kadar pek çok yenilikçiliğe imza atan bu hareketin demokratik katılım açısından da önemli denemeleri olmuştur. Örneğin, Ali Dinçer zamanında toplanan ve tüm Ankaralı yurttaşlara açık olan “halk danışma forumları” kent konseyi türü yapıların ilk örneklerinden birisi sayılabilir.

 

Askeri darbenin hemen öncesinde alınan 24 Ocak kararlarıyla Türkiye neo- liberal sistemi kabullenirken, darbe sonrasında göreve gelen Turgut Özal iktidarlarıyla da kapsamlı bir adem-i merkezileşme gerçekleştirilerek yeni bir döneme girilmiştir. Yerel yönetim kanunlarında “hemşerilik” tanımı getirilerek kentlerdeki demokratik katılımda yurttaşların hak ve ödevleri belirlenmiştir. Yönetsel olarak çeşitli eşgüdüm organları ve kurulları oluşmuş ancak yapılan bu düzenlemelere eşlik edecek bir demokratik katılım modeli ortaya çıkmamıştır. Yine de 12 Eylül sonrası dönemde demokratik katılım için önemli bir aşamanın geçildiği ve özellikle kentlerde yerel düzeyde hizmet alanla hizmet veren arasında daha doğrudan bir sorumluluk ilişkisinin tanınmaya başladığı söylenebilir. Gerçi aynı dönemde yerel yönetimlerin yolsuzlukları ve yozlaşması tartışılsa da sonuçta şeffaflık ve hesap verilebilirliğin de halk tarafından denetlenmesinin önemi vurgulanmaya başlamıştır. 1990’lı yıllara gelindiğindeyse Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylık süreci ve Yerel Yönetimler Özerklik Şartı gibi uluslararası belgelere ilişkin tartışmaların eşliğinde katılım konusunda bir “politika öğrenme” sürecinin başladığı söylenebilir. Brezilya’nın Porto Alegre kentindeki katılımcı bütçeleme çalışmalarından Avrupa kentlerindeki katılım örneklerine kadar pek çok deneyim bu kanallarla Türkiye’nin devlet yapısının dönüşümü tartışmalarına dahil olmaya başlamıştır. Yine, bu yıllarda uygulamaya konan neo-liberal projeye karşı tepkilerin de etkisiyle pek çok büyükşehir belediyesinde ve diğer yerel yönetimlerde iktidara gelen sosyal demokratlar 1990’ların başında ikinci bir toplumcu belediyecilik döneminin yaşanmasını sağlamış, bu deneyim içerisinde demokratik katılımın yeni biçimleri denenmiştir. Diğer yandan 1990’lı yılların ortasından itibaren yükselişe geçen ve günümüze kadar etkili olan İslamcı siyaset ise özellikle kentsel hizmetlerden tam olarak yararlanamayan gecekondu kesiminin ve kırdan kente göç etmiş ve muhafazakarlaşma eğilimindeki alt gelir gruplarının siyasal temsil ihtiyaçlarını yeni nesil bir kollamacı ilişkiler ağı kurarak karşılamış ve iktidara gelmiştir.

 

Bu gelişmeler olurken 1990’lı yılların ortalarından itibaren kent konseylerinin ilk örnekleri sivil toplumun çabalarıyla ortaya çıkarken gündemdeki en önemli konuların başında devlet yönetiminin yeniden yapılandırılması gelmektedir. Sonunda 2000’li yılların başında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisinin “Kamu Yönetimi Temel Kanunu” ile birlikte çıkarılan bir dizi kanunla birlikte mali disiplin, şeffaflık, hesap verebilirlik, katılımcılık ilkeleri yeni bir adem-i merkeziyet dalgasının temel unsurları olarak tanımlanmıştır. Daha çok “yönetişim” programının bir parçası olarak getirilen bu düzenlemeler 2001 ekonomik krizi sonrasında kaynakların denetimli kullanılması anlayışının bir uzantısı olarak gündeme getirilmiştir. Bu dönemde aynı zamanda merkezi hükümet düzeyinde de katılımcılık kavramının “vatandaş odaklılık” çerçevesinde ele alınmaya başlandığı, çeşitli kurumların yapmaya başladığı stratejik planlama ve strateji belgeleri süreçlerinde vurgulandığı bilinmektedir.

 

2010’lu yıllardan günümüze kadar gelen süreçte demokratik katılım farklı siyasi cephelerde hem bir siyasi dönüşümün tetikleyicisi hem de kitlelerin rahatsızlığını giderebilecek bir meşruiyet aracı olarak ele alınmaktadır. Bu durumun ortaya çıkmasında kuşkusuz Gezi Parkı, FETÖ’nün 15 Temmuz Darbesi girişimi gibi önemli toplumsal ve siyasal hareketlerin etkisi bulunmaktadır. Her iki önemli olayda da halkın kentsel mekana ilişkin politikaların ve bürokrasideki işleyişin belirlenmesinde taleplerini ifade etmek için sokağa çıkması kendi içinde bir demokratik katılım talebi olarak kabul edilebilir. Ancak, bu olayların bıraktığı izlere bakıldığında, özellikle gelişen iletişim araçlarının da etkisiyle artık sıradan demokratik taleplerin ifadesinde ve katılım taleplerinin dile getirilmesinde daha zorlu bir döneme girildiği görülmektedir. Bu açıdan 2010’lardan itibaren Türkiye’nin demokratik katılım alanındaki denemelerinin daha fazla ilerleyemediği ve dışa kapalı bir hale geldiği söylenebilir. Ayrıca 2013’ten itibaren yeni büyükşehir kanununun yürürlüğe konması, 2018 yılından itibaren de cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmesi ile birlikte Türkiye’nin yeniden merkeziyetçi bir döneme girmesinin bir sonucu olarak, mikro düzeyde topluluk ölçeğinde katılım denemeleri yerine teknolojinin de desteğini alan kitlesel iletişim ve halkla ilişkiler yaklaşımlarının katılım yerine ikame edilmekte olduğu görülmektedir.

 

Ancak diğer yandan katılım yükselen bir değer haline gelerek neredeyse özel, sivil toplum ve devlet kurumları için araçsal olarak farklı amaçlarla kullanılan birer yönetişim aracına dönüşmüştür. Bu dönüşüm, bir yandan katılımı oldukça teknik bir uğraş olarak kabul eden ve bu mecrada katılımcılık sektörü olarak adlandırılabilecek bir alan açan girişimlerin ortaya çıkmasına, bir yandan da katılımı eleştirel olarak bir siyasal talep şekline getiren kesimlerin belirginleşmesine yol açmıştır. Bu sebeple sonuçta Türkiye’de gelinen nokta itibariyle en bilinen ve sorgulanan demokratik katılım aracı ve alanı kent konseyleri olarak görünmektedir. Kent konseylerinin yükselişi ve mevcut durumu ise bu çalkantılı sürecin izlerini taşıdığı için hem birer olanak hem de engel niteliğini taşıyan bir katılım kanalı niteliği kazanmıştır denilebilir.

 

4. Kent Konseylerinin İşleyişi ve Yapısal Sorunları

 

Türkiye’de son otuz yılda kamu yönetiminde katılım çabaları en alt düzeyde halkın bilgilenmesine yönelik iletişim ağırlıklı süreçlerle, yurttaşların katılımının sağlanmasında devletin katılımı yapılandırmak için gerekli koşulları sağlamak ve yapılandırmak için yaptıklarıyla ve yurttaşların gönüllülüğe dayalı olarak aktif vatandaşlar olarak görev almasıyla anlamlı hale geldiği düşünülebilir. Zaten katılıma ilişkin yasal düzenlemelerin tamamına yakınında bu üç boyutun tanımlandığı görülebilir. Kent konseyleri, katılımın bu üç farklı anlamının bir arada gerçekleşeceği varsayılan, yerel düzeyde katılımcı kent yönetiminin sağlanmasında yarı kurumsal bir araç olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, kent konseylerinin ortaya çıkmasına sebep olan yasal düzenlemelere kaynaklık eden kavram ve süreçler kent konseylerinin yapı ve işleyişine; var olan kent yönetimleri, yurttaşlar ve kent ile ilişkilerine ilişkin çelişki ve kimi zaman ikircikli nitelikler taşıdıklarından kent konseylerinin anayasal ve siyasal düzen içerisindeki konumu belli ölçüde belirsizlik taşımaktadır.

 

Türkiye’de yürürlükte bulunan mevzuata göre kent konseyleri, sürdürülebilir kalkınma, hemşehrilik hukuku, kentli hakları ve yönetişim kavramları etrafında kurumsallaşmıştır. Basitçe kentlerin ortak akılla yönetilebilmesi adına o kentin bileşenlerinden ve paydaşlarından oluşan katılımcı bir danışma kurumudur. İlk defa 2005 tarihli 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76. maddesinde yasal hale gelmiş ve nihai biçimini 2009 yılında alan yönetmelik hükümlerine göre faaliyet göstermektedirler. Kent konseyleri kanunun öngördüğü şekliyle büyükşehir, il ve ilçe belediyeleri düzeyinde kurulabilmektedir. Yasal tanım gereği, katılımcılık temelinde kurulan, tüzel kişiliği bulunmayan kent konseyleri, Türkiye’deki anayasal yapı içerisinde de oldukça farklı ve yenilikçi bir yapıdır. Bu sebeple, mevzuat düzenlemelerinden çok, mevzuatta belirlenmiş ilkelere uygun olarak her yerel yönetim düzeyinde o yerleşimin özgün doğasına uygun bir yapılanmanın oluşabileceği düşünülmektedir. Kent konseylerinin yaklaşık otuz yıllık deneyimi bu yargıyı doğrulamaktadır. Ancak kağıt üstünde oldukça gelişmeye açık gibi görünen bu yapı önemli iyi uygulama örnekleri oluşmasına rağmen bir türlü Türkiye’nin tamamına yaygınlaşamamıştır. Halen yaklaşık 1400 belediye bulunan Türkiye’de kent konseylerinin sayısı bugüne kadar en fazla 400 civarına çıkabilmiş olması bunun bir göstergesidir.

 

Kent konseyleri, ilk olarak yerelde seçilen belediye başkanının çağrısı ile toplanmaktadır. Bu çağrıyla toplanan kent konseyi genel kurulu, yine yönetmeliğin öngördüğü üyelerden oluşur. Kamu kurumlarının, siyasi partilerin, belediyelerin, üniversitelerin, meslek kuruluşlarının ve odalarının, sivil toplum örgütlerinin ve muhtarların kent konseyi genel kuruluna üye olma hakkı bulunmaktadır. Genel kurulda, kent konseyinin organlarından olan yürütme kurulu ve kent konseyi başkanı katılımcı faaliyetlerin sekreteryasının yürütülmesi amacıyla seçilir. Başkan ve yürütme kurulu yerel seçimlerden sonra öncelikle 2, daha sonra 3 yıl olmak üzere bir sonraki yerel seçimlere kadar görev yaparlar. Seçilen başkan ve yürütme kurulu üyelerden ve kentte yaşayan yurttaşlardan gönüllülerle oluşacak çalışma grupları ve meclisler aracılığıyla ağırlıklı olarak kuruluş amaçlarına uygun yerel politika alternatiflerinin tartışılmasına yönelik etkinlikler düzenler, araştırma ve eğitim faaliyetlerinde bulunurlar. Bu faaliyetlerin tüm maddi ve ayni ihtiyaçları bağlı bulunulan belediye tarafından karşılanır. Yapılan çalışmalar sonucunda oluşturulan tavsiye kararları ilgili belediye meclisinin ilk toplantısında gündeme alınarak değerlendirilmek zorundadır.

 

Bu yapıya bakıldığında Türkiye’de 1980’li yıllardan bu yana devam eden âdem-i merkezileşme süreci sonucunda yerelde ortaya çıkan yönetim deneyiminin demokratik niteliklerine ilişkin eleştiriler karşısında kent konseyleri bir meşrulaştırma aracı olarak nitelendirilebilirler. Özellikle milyonlarca insanın yaşadığı metropoliten alanlarda karşı karşıya kalınan temsiliyet vakumunu dolduracak katılımcı uygulamaların yokluğunda kent konseyleri âdem-i merkezileşmenin olumsuz yanlarını ortadan kaldıracak bir çözüm olarak sunulmaktadır. Ancak, 2010’lardan sonra tekrar başlayan ve giderek güçlenen yeniden merkezileşme sürecinin etkilerine karşı da kent konseylerinin yerelde halkın sesinin duyulmasını sağlayacak bir potansiyel taşıyıp taşımadığı da bugünlerde yeniden sınanmaktadır.

 

Bu çerçevede kent konseylerinin iddia edildiği gibi kentsel katılıma katkılarının varoluşsal bir gereklilik olarak ortaya çıkmayacağı, ancak belli koşullar çerçevesinde gerçekleşebileceği görülebilir. Bu koşullar dışsal olduğu kadar içseldir ve belli kültürel alışkanlıkların ve yönetsel geleneklerin oluşmasına da bağlıdır. Giderek neredeyse fetişizme varan bir anlayışla, kent konseylerinin birer yönetsel biçim olarak varlığının demokrasiye eriştiren bir araçsallığı getirdiği anlayışı yaygınlaşsa da, kent konseylerinin tarihsel olarak gelişen demokratik bir yapının ancak bir aracı olabileceği söylenebilir. Kent konseylerinin araçsallığı noktası, Türkiye’de kimi kent konseylerinin yerel siyaseti demokratikleştirmek adına başarılı deneyimler üretmesi, kimi kent konseylerinin ise zaten demokratik açıdan sorunlu olan yerel siyasal süreçlerin uzantısı ve desteği haline gelmesi ile de örneklendirilebilir. Belki de kent konseylerinin kimi nasıl temsil ettiği, yerel yönetimler arasındaki ilişkinin kapsayıcı pratikleri üretip üretemediği, kentte gerçekleşen yaşamsal sorun ve süreçlere müdahil olup olmadığı gibi sorular üzerinden kent konseylerinin sorgulanması gerekmektedir.

 

Kent konseyleri, her ne kadar birer katılımcı mekanizma olarak tanıtılsalar da, bu mekanizmaların ne düzeyde siyasallaşacağı, siyasallaşma düzeyi sonucunda içinde bulunduğu kentin yönetimine göre nasıl konumlanacağı kent konseylerinin katılım süreçlerine katkılarını belirleyen birincil meseledir. Bu mesele kent konseylerinin içlerindeki temsil ve örgütlenme yapıları ile görünür hale gelmektedir. Geçmiş deneyimlere bakıldığında kent konseylerinin var olan kent yönetimleri ile üç tür ilişki içerisinde bulunabilecekleri görülmektedir. Birinci olasılık kent konseyinin var olan kent yönetiminin politika ve uygulamaları karşısında kayıtsız kalması ya da varlığını devam ettirememesidir. Yerel Gündem 21 Uygulamalarının başlaması ile birlikte kurulan ancak, sonradan etkinliğini yitiren kent konseyleri bu türden kabul edilebilirler. İkinci olasılık kent konseylerinin kent içerisindeki muhalif görüşlerin odağı haline gelerek bir kentsel muhalefet olarak örgütlenmesi ve tepkiselleşmesidir. Yine kentlilik bilinci yüksek bazı kentlerde kent konseylerinin yer yer kent yönetimlerinin kararları ile çatışan örgütler haline gelmesi bunun bir göstergesi olarak ele alınabilir. Üçüncü seçenek ise sadakattir. Kent konseyleri var olan kent yönetiminin doğal bir uzantısı olarak örgütlenebilir, ya da zaman içerisinde hem katılımcı kanalları meşru biçimde pasifize eden hem de var olan kent yönetimlerini meşrulaştıran birer araca dönüşebilirler.

 

Kent konseylerinin bu üç seçenekten hangisine dönüşeceği kuşkusuz katı ayrımlara tabi olamaz. Kent yönetimine sadık bir yapısı olan herhangi bir kent konseyi kenti ilgilendiren yaşamsal konularda karşıt projelere destek verebilir ya da mevcut projeleri eleştiren bir tutum sergileyebilir. Ya da sadık gibi görünen bir kent konseyinin aktörleri zaman içerisinde siyasallaşarak kent yönetimine talip olabilirler. Benzer biçimde karşıt projelerle ortaya çıkan bir kent konseyi elde ettiği pazarlık gücü ile kent yönetimi ile organik ilişkiler kurabilir, zaman içerisinde sadık bir uzantı haline dönüşebilir, ya da pasifize olabilir. Görüldüğü gibi herhangi bir kent konseyinin bu üç seçeneğin bir karışımını içerdiği ve davranış biçiminin yere ve zemine göre değiştiği söylenebilir. Burada kent konseylerinin ne tür bir yöne gideceği büyük oranda yerleşimin ölçeği, yerel temsil ve katılım kültürü, yerel siyasal dinamikler gibi unsurlara bağlı olacaktır. Hatta, bu unsurlar pek çok durumda kent konseylerinin kurulmalarına engel olan bir yapıyı oluşturabilirler.

 

Ancak, yine de kent konseylerinin var olan kent yönetimleri tarafından doğal birer “muhalefet” olarak karşılandıkları söylenebilir. Bu doğal muhalefet hali kent konseylerini kurmakla yükümlü olan belediyelerin kent konseylerinin yönetimlerine çeşitli şekillerde müdahalesini beraberinde getirmektedir. Bu müdahalelerin en belirgini kent konseylerinin yürütme kurulu, gençlik ve kadın meclisleri ile çalışma guruplarının belirlenmesinde atamaya benzer yöntemleri kullanılmasıdır. Yaygın olarak kent konseyleri başkanlarının o kent konseyini kuran belediye başkanı, başkan vekili, belediye meclis üyesi ya da o yönetimin uzantısı olan eski yöneticilerden oluşması buna bir örnek olarak gösterilebilir. Bu şekilde kurulan kent konseyleri yerel iktidarın dönüşmesi durumunda da kötü bir intiba ile anıldığı için iktidarı ele geçiren yeni yöneticiler tarafından da çoğunlukla dikkate alınmamakta ya da sürdürülmemektedirler.

 

Bu sorunun çözümü için kent konseylerinin gerçek anlamda özerkleştirilmesi için gerekli mevzuat düzenlemelerinin gerçekleştirilmesi gerektiği tartışmaları neredeyse kent konseyleriyle yaşıttır. Gelinen noktada belediyelerin doğrudan destekçisi ve uzantısı olmaktan çok belediyelerin uygulamalarındaki katılımcılığı gerektiğinde denetleyen, yurttaş katılımı için kapasite oluşturan ve katılımcı yöntemleri yaygınlaştıran kent konseylerinin kentlerin sorunlarının çözümünde daha anlamlı olabileceği üzerinde genel olarak ittifak edilmektedir. Her şeyden öte, kent konseylerinin oluşumunda siyasi teşkilatların, belediye başkanlarının, mevcut belediye yönetimi temsilcilerinin etkisinin azalması ve sağlıklı sivil toplum temsiline, belli ölçüde yurttaşların doğrudan temsiline dayanan gelişmiş bir yöntemin müzakere edilmesi bu alandaki potansiyelin tam olarak kullanılabilmesi için yaşamsal görünmektedir.

 

Öte yandan, kent konseylerinin yaratabilecekleri etkinin kendi içlerinde oluşturabilecekleri etkileşim ve kültürün doğası ile de yakından ilişkili olduğu göz ardı edilmemelidir. Her biri farklı bir amaç, iş yapış biçimi ve değerler bütününe sahip sivil unsurların bir araya geldiklerinde yerel politikalara ilişkin nasıl bir ortak yaklaşım geliştirebilecekleri bir yanıyla ilkelerle, bir yanıyla da insan ilişkileriyle belirlenmektedir. Belediye toplum ilişkilerinden bir tampon bölge gibi hareket eden kent konseyleri belediye kaynaklarının kullanımına etki etmek gibi kesitsel amaçlarla harekete geçirilebileceği gibi, yerleşmenin genel sorunlarına ilişkin bir ortak anlayışın geliştirilmesi için herkesin var olabileceği bir güvenli alan olarak da biçimlenebilir. Bunlardan hangisinin daha baskın olacağını sonuçta yazılı olmayan kurallarla yürütülen kolaylaştırıcılık yaklaşımları, katılımcılığa ilişkin algı, imge ve törensellik ile siyasallaşmadan katılımı yönlendirebilecek liderlik anlayışı belirleyecektir.

 

2019 yerel seçimlerin sonrasında Ankara ve İstanbul Kent Konseyleri gibi örnekler özelinde yaşanan bazı deneyimler, kent konseylerinin bu alanda yapılacak bazı iyileştirmelerle ne tür katkılarda bulunabileceğine dair ilginç bir örnek oluşturabilmiştir. Bu örneğin en önemli özelliği, gündelik siyasal alanın tartışmalarına dahil olmaksızın bir kriz yönetiminin etkin bir unsuru haline gelinebilmiş olunması ve bunun da dayanışma yaklaşımları ile sağlanabilmesidir. Kent konseyi bünyesinde oluşan güven ortamı ve ortak akıl yaklaşımları konsey bileşenlerinin bu dayanışma yaklaşımı etrafında bir araya gelerek yaratıcı ve yenilikçi çözümleri tartışabilmesine, hatta yerel yönetimi dahi harekete geçirecek çözümleri ortaya koymasına olanak tanımıştır. Ancak, yine de Türkiye’deki katılım kültüründen kaynaklanan temel kültürel sorunların devam etmekte olduğu da yadsınamaz. Bu sorun alanı, katılımcı faaliyetlerin ağırlıklı olarak kutuplaşmış seçeneklere indirgenmesi, bireyin özneleşme sürecinin bir parçası olarak algılanması ve bunun sonucunda da kentsel sorunlara ilişkin olarak kolektif müzakereye yer kalmamasıdır. Bu soruna çözüm bulunmasında açıklık, şeffaflık, yatay örgütlenme, bileşenlerin kendini ifadesine olanak tanıma ve yerel yönetim ile kentteki paydaşlar arasında bir ara yüz niteliğinin sağlanması önemli bir yer tutmaktadır. İşte bunun için son dönem kent konseyi deneyimlerini biraz daha ayrıntılı incelemeye gerek bulunmaktadır.

 

5. Muhalefet Belediyelerinin Görünmeyen Tamponu: Kent Konseyleri

 

2019 yerel seçimlerinden sonra, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere muhalefetin kazandığı büyükşehir belediyelerinde temel bir yapısal sorun olduğu görülüyordu. Belediye başkanı muhalefet partisinden olmasına rağmen, seçilmiş belediye meclisleri ağırlıklı olarak iktidar partisinin oluşturduğu ittifaka mensuptu. Seçim öncesindeki merkezi idarenin ve belediye meclisinin desteğinin alamayan belediye başkanlarının “topal ördek” olacağı tartışmaları fiili olarak bu belediye meclislerinde ciddi bir kutuplaşmanın dışında bir müzakere alanının açılamayacağını göstermekteydi. Nitekim geçen beş yıllık zaman diliminde özellikle İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediye Meclislerindeki tartışmalar bu yargıyı doğruladı. Bu meclislerde büyükşehirlerin temel yapısal sorunlarına ve krizlerine ilişkin neredeyse hiçbir konu hakkıyla ve ciddi bir müzakere sürecine konu edilemedi. İşte böyle bir ortamda, seçilmiş belediye başkanı ve birlikte çalıştığı bürokrasisinin kentteki sivil toplum alanıyla etkileşim içerisine girebilmesinin bir aracı olarak farklı mekanizmalar ortaya çıktı. Bunların başında da kent konseyleri gelmektedir.

 

Burada kent konseylerinin farklı kentlerde nasıl kullanıldığına da değinmekte yarar var. Örneğin geçmişte Kadir Topbaş zamanından beri daha çok teknokratik bir yapılanmanın bulunduğu İstanbul’da öncelik İstanbul Planlama Ajansı (İPA) adı verilen ve yüzlerce uzmanın İstanbul için çeşitli araştırmalar yapıp politika yapımına zemin oluşturduğu bir yapıya verildi ve kent konseyinin kuruluş süreci göreli olarak ikinci planda kaldı. Ama zaman içerisinde İstanbul’da kurulan kent konseyi, her ne kadar beklenen yaygınlığa erişemese de, İPA’nın da katkılarıyla katılımcı bütçeleme gibi önemli çalışmaların ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Öte yandan kıyılardaki Adana, Mersin ve Antalya gibi büyükşehirlerde ise, daha çok kamu kurumu niteliğinde meslek odalarının baskın olduğu bir faaliyet alanının ortaya çıktığı görüldü. Burada en ilginç olan gelişmenin ise Başkent Ankara’da kurulan kent konseyinde görüldüğü söylenebilir. Yirmi beş yıla yakın bir süre eski belediye başkanı Melih Gökçek’in neredeyse anti-katılımcılık olarak adlandırılabilecek yönetim tarzı altında dramatik bir dönüşümden geçen, Başkentlik kimliği ve öyküsü ötekileştirilen Ankara’da kent konseyi bir tampon mekanizma olmanın çok ötesine geçerek, Ankara’nın eğitim düzeyi ve entelektüel kapasitesi yüksek sivil toplumunun tüm beklentilerini karşılayabilecek bir özne ve bir etkileşim alanı niteliği kazandı. Nitekim, bugün itibariyle 1800’ün üzerindeki kurumsal üye ve 5000’den fazla gönüllü Ankaralının dahil olduğu Ankara Kent Konseyi resmi olarak Türkiye’nin en yaygın katılımlı kent konseyi konumuna yükselmiştir. Ayrıca Ankara Kent Konseyi demokratik katılıma ilişkin uluslararası platformlarda en fazla tanınan ve aldığı ödüllerle katkıları kayda geçen Türkiye’nin ilk kent konseyi olarak de literatüre geçmiştir.

 

Büyükşehirlerde kent konseylerinin etkin bir yapıyla yeniden kurulması, kent konseylerinin daha görünür hale gelmesini sağlamakla kalmamış, aynı zamanda kent konseylerinin işleyişine ilişkin yenilikçi bazı yöntemlerin uygulanmasına da alan açmıştır. Bir anlamda, 2019 sonrası kent konseylerinin yeniden araçsallaştırılmasında daha önceki dönemlerde yaşanan deneyimlerden çıkarılan dersler de etkili olmuştur denilebilir. Örneğin, kent konseylerinin güncel siyasetle mesafesine daha titiz şekilde yaklaşılmış, o güne kadar bir araya çok fazla gelmemiş sivil toplum unsurlarının bir araya gelebilmesi için kolaylaştırıcılık yöntemleri kullanılmış, kentsel estetikten bütçe kullanımına, engellilerden gençlere kadar pek çok konuda farkındalık yaratabilmek için faaliyetlerde bulunulmuştur. Bir şekilde kent konseyleri güncel siyasal tartışmaların dışında kalarak çok fazla sahip çıkılmayan yerel politika yapma için yeni ve verimli bir alan açmıştır. Aslında bu alan, dikkatli bir göz için Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş gibi siyasi figürlerin bu kadar hızlı refleksler gösterebilmesinin arka planındaki kapasite olarak fark edilebilmektedir. Hantal belediye bürokrasisinin dışında kentle ve kentsel sorunlarla ilişkilenebilmenin bu yenilikçi kapasitesinden yararlanılması siyasal örgütlerin dışında yeni bir toplumsal etki alanı da oluşturmaktadır.

 

Önceki dönemlerden farklı olarak bu kent konseylerinin çok geniş bir yelpazede kentsel sorunlarla ilişkilendiği görülmektedir. Bunu yaparken de yaygın kurumsal ilişkilerin oluşturulması, lobicilik, iletişim araçlarının etkin kullanımı gibi yaklaşımlarla güncel siyasal ayrımlardan bilinçli olarak uzak duran, ancak yerel politika öncelikleri etrafından çok farklı grupları bir araya getirebilen bir anlayış geliştirilmiştir. Özellikle alınan tavsiye kararlarının pek çoğunun siyaseten doğru konularda oluşturulması sonucunda bu kararların belediye meclislerinde de çoğunlukla oy birliği ile kabul edildiği görülmektedir. Örneğin, Ankara Kent Konseyinin aldığı iklim eylem planı oluşturulması ya da Cumhuriyetin 100. Yıl dönümlerinin kutlanması konularındaki tavsiye kararları, başka pek çok konuda yoğun tartışmaların yaşandığı Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinde oy birliği ile kabul edilmiştir. Ancak, bu tür örnekler kent konseylerinin politika önceliklerinin belirlenmesinde etkisinin arttığını ya da bu konuda tam olarak ciddiye alındığını da göstermemektedir. Çünkü alınan bu kararlar siyaseten doğru olduğu için itiraz edilmemekte, ancak sonrasında uygulamada tam bir karşılık da bulamamaktadır. Benzer şekilde müktesebatı geçmişe dayanan ve kentin tümünü ilgilendiren, merkezi idare ve yerel yönetim karşıtlıkları, kente karşı suçlar, imar planları, ulaşım ve altyapı sorunları gibi konularda yaşanan tartışmalarda muhalefet belediyelerinin belli bir tavır ortaya koymaması sonucunda kent konseylerinin de taraf olmaya itildiği ancak, bunda da tam olarak başarılı olamayabildiği söylenebilir. Yine, de farklı toplum kesimlerinin bir araya ön yargısız gelebilmesini sağlayabildikleri için kent konseylerinin farklı konularda iş birlikleri ve karşılaşmalara temel oluşturduğu ve uzun vadede kentsel sorunlara karşı yeni ittifakların kapısını araladığı düşünülebilir.

 

Öte yandan, özellikle muhalefet belediyelerinin vaat ettikleri şeffaflık, hesap verebilirlik ve katılım süreçlerinde bu dönem kent konseylerinin oldukça etkin bir alan buldukları izlenmiştir. İstanbul Kent Konseyi dijital araçlarla katılımcı bütçeleme konusunda İstanbulluları Büyükşehir Belediyesinin bütçe sürecine dahil etmek için önemli bazı çalışmalar yapmıştır. Ankara Kent Konseyi de Başkentte mekânsal düzenlemelerde kalitenin artması, katılımcı mekanların tasarlanması için mimarlık yarışmalarının düzenlenmesine katkıda bulunmuş, kentsel imge ve belleğin korunması ve geliştirilmesi için kamusal sanatı desteklemiştir. Ayrıca, gençlerin, engellilerin, kırsal nüfusun, kadınların çevresel ve kentsel sorunlarının toplumsal alanda seslendirilmesi için önemli çalışmalar yapılmıştır. Örneğin, üniversite öğrencilerine “üniversite Ankara’da okunur” kampanyası ile belediye tarafından barınma olanağı sağlanması Ankara Kent Konseyi tarafından başlatılan bir kampanya ile tetiklenmiştir.

 

Bütün bunların yanında özellikle Covid-19 Pandemisi, orman yangınları, seller ve 6 Şubat Kahramanmaraş Depremi sonrasında dayanışma süreçlerinin geliştirilmesinde kent konseylerinin üst düzey bir dayanışmayı örgütleyebildiği görülmüştür. Bu tür krizlerin öncesinde kent konseylerinin belli bir meşruiyet alanı oluşturması, kriz anında ve sonrasında da dayanışmanın temelini oluşturacak bir güven ekosisteminin oluşmasına katkıda bulunmuştur. Merkezi idarenin otoriter yaklaşımları karşısında muhalefet belediyelerinin pek çok yenilikçi uygulamasının temelinde kent konseylerinin oluşturduğu bu güven duygusu bulunmaktadır. Örneğin, pandemi döneminde merkezi idarenin yerel yönetimlerin bağış toplamasını yasaklaması sonrasında başlatılan internet temelli karşılıklı yardım pratikleri, Ankara’daki veresiye defterlerinin hayırseverler tarafından kapatılması, moto kuryelerin 65 yaş üstü sokağa çıkamayan vatandaşların ihtiyaçlarını karşılaması, pandemi konusunda eylem planlarının oluşturulması ve farkındalık kampanyalarının yürütülmesi, deprem sonrasında bölgeye yardımların gönderilmesi ve göç etmek durumunda kalan depremzedelere yaygın destek sağlanması gibi uygulamalarda görüleceği üzere kent konseyleri en başarılı çalışmalarını bu dayanışma süreçlerinde göstermişlerdir.

 

Aslında bu örneklerdeki başarı en temelde kent konseylerinin insani etkileşim konusunda açtıkları yeni bir mecrayla yakından ilişkili görülebilir. Her ne kadar tüm belediyelerin ve merkezi idarenin yeni teknolojik olanakları da kullanan telefon ve internet temelli bilgi edinme, talep ve şikayet kanalları bulunsa da kentte yaşayanların kendilerini doğrudan ifade edebilecekleri belki de tek meşru platform kent konseyi olarak görünmektedir. Neredeyse her konuda oluşturulan çalışma grupları ve meclislerdeki yurttaşlar genel olarak kendilerini ifade etmek ve birer kamusal özne olabilmek şansı bulabilmektedir. Bu olanak, teknolojik altyapı ve yeni tür iş birliği anlayışlarıyla da birleşince, klasik katılım bakışının çok daha ötesine geçen sonuçların ortaya çıkmasını sağlayabilmektedir. Çünkü son dönem kent konseyi örneklerinde artık katılım salt yerel yönetimin kararlarına etki edebilme meselesinin ötesine geçerek birlikte üretmek, sahiplenmek ve kamuoyu denetimi gibi boyutlarda da etkili olmaya başlamıştır. Ancak, potansiyeli yüksek bu deneyimler mevcut güncel siyasal etkileri açısından değerlendirildiğindeyse hayal kırıklığı yaratabilir. Yine, çok büyük metropollerde bu çalışmaların başarısı temel bir kapasite ve ölçek sorunuyla karşılaşmakta, sıradan yurttaşların doğrudan katılımı çok sınırlı kalabilmektedir.

 

İlginç bir şekilde bu kent konseyi pratiğinin güçlü yanı mevcut siyasetle olan ilişkisi değil, ondan kopuşu olarak tanımlanabilir. Siyasi pratiklerin çıkmaz sokakları ve enerji sömüren pragmatik doğası karşısında kent konseyleri siyasallaşmadan politika sürecinde etki üretmek isteyen, yozlaşan dini sivil toplum pratikleri karşısında kendisine göreli olarak şeffaf ve seküler değer alanları arayan kentlilerin yeni sığınağı haline gelmiştir. Bu durum, en başta muhalefet belediyelerinin bulunduğu kentlerde kent ve kentliyle ilişkilenmenin yeni biçimlerini üretmeye başlamıştır. Bu durum çok açık bir şekilde ortada olmasına rağmen, mevcut iktidarın bu alanı kapatma, taklit etme ya da aparma gibi bir girişiminin olmaması şaşırtıcıdır. Her ne kadar kent konseyleri mevzuatı mevcut iktidar zamanında çıkarılmış olsa da bu da ancak, kent konseyi gibi bir katılımcı yapının bu tür girişimlere pek açık olmayan kırılgan yapısı ile açıklanabilir. Mevcut iktidar kendisi de siyasete bir tür bekleme odası etkisinden yararlanmak gibi amaçlarla kent konseylerini kullanırken, kamu kaynaklarını yönlendirici güç varken kent konseyleri üzerinden katılımı sağlamak gibi zahmetli süreçlere girmemektedir. Sonuçta 2019 sonrası dönemde, tüm yapısal sorunlara ve eleştirilebilecek yanlarına rağmen muhalefet belediyelerinin bulunduğu yerlerde kent konseylerinin daha yenilikçi ve farklı etkiler üretebildiği söylenebilir.

 

6. Sonuç: Katılımın Yeni Mecralarına İlerlemek

 

Yüz yıllık cumhuriyet dönemi boyunca, katılımcı demokratik mekanizmaları ve kültürünü en fazla son otuz yıldır konuşuyoruz. Bu tartışmaların odağında da kent konseyleri yer alıyor. Ancak, günümüze yaklaşırken katılım genel bir kabul haline gelse de yurttaşlık kavramı ile katılım arasındaki ilişkinin zayıfladığını görüyoruz. Temsili demokrasinin kent yurttaşlığına ilişkin kanalları ve unsurları sıradan insan için bir tartışma konusu olmaktan çıkarılmaya çalışılırken, belki de demokratik katılıma olması gerekenden fazla anlam ve önem atfediliyor. Oysa, yerel yönetim sistemi, yetki ve sorumlulukları, meclislerin işleyişi ve belediye başkanlarının konumu gibi konuların her zamankinden daha fazlaca tartışılması gereken küresel, ulusal ve yerel krizlerin içinden geçiyoruz. Bunun yerine kent konseyleri gibi katılım mekanizmalarından mümkün olandan daha fazlasının beklenmesi sebebiyle hayal kırıklıkları ve katılıma ilişin genel bir güven kaybı ile de karşı karşıya kalıyoruz.

 

Ancak, bu durum karşısında demokratik katılıma ilişkin olarak dünyanın diğer kısımlarında yaşanan farklı deneyimlerin artık Türkiye’de izlenmemesi ve yeniliklerin mevzuata yansımaması da şaşırtıcıdır. Resmi olarak demokratik katılım uygulamaları sorgulanabilir yönetsel pratikler olarak merkezi idarede strateji süreçlerine, yerel yönetimlerde de kent konseylerine sıkışmış gibi görünmektedir. Burada özellikle konuyla ilgili gelişmeleri geçmişte yönlendiren içişleri bakanlığı gibi merkezi idare kurumlarının yönetsel reformlara ilişkin tartışma süreçlerinin sürdürülememesinin etkisi bulunduğu düşünülebilir. Her ne kadar Avrupa Birliği destekli bazı çalışmalarda demokratik katılım ve yerel yönetimler ilişkisi sorgulansa da elde edilen sonuçlar uygulamalara tam olarak yansımamaktadır. Öte yandan, Türkiye dışı deneyimleri aktaracak olan akademi ve sivil çevrelerin de uluslararası ağlardan yeterince beslenememesi de bunda etkili olabilir.

 

Öte yandan son dönemde katılım için ciddi bir sivil toplum deneyiminin ortaya çıktığını görüyoruz. Bu dönüşüm Türkiye’de artık demokratik katılıma ilişkin daha zengin ve renkli bir toplumsal çeşitliliğin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Yaşanan afetlerden sonra yürütülen dayanışma süreçlerinden mahalle düzeyinde yurttaş aidiyetini arttırmaya yönelik sivil çabalara kadar pek çok alanda görünür bir katılım imge ve söylemi oluşmaya başlamıştır. Hatta sonuçları tartışılsa da geçen zaman içinde tüm tartışmalara rağmen katılım siyasi bir doğru haline gelmiştir. İşte böylesi bir dönemde 2019 seçimleri sonrasında muhalefet belediyelerinin kent konseylerini bu deneyimlerin var olabileceği bir alan olarak araçsallaştırmaya çalıştığı söylenebilir. Ancak, sonraki dönemde mevcut siyasi koşullar altında devam edip edemeyecekleri bundan ne kadar başarılı olduklarıyla yakından ilişkiliyken, kent konseylerine ilişkin vizyon ve bakış açılarının nasıl dönüşeceği de kent konseylerinin geleceğini belirleyecek gibi görünüyor. Her ne kadar, muhalefetteki siyasi partilerin hiçbiri kent konseyleri pratiğindeki bu önemli gelişmeleri tam ve etkin olarak gündemine almamış olsa da, gerek rekabet gerekse zorunluluklar toplumsal muhalefet için belli bir ölçüde kent konseylerine yeni bir rol biçmiş gibi durmaktadır.

 

Bunun başarılabilmesi için, iktidar ve muhalefetin tüm belediyelerinin kent konseyleri ve katılım konusunda daha samimi ve açık bir yaklaşım geliştirmeleri kadar, dünyadaki yeni deneyimlerden de öğrenilmesi önemli görünmektedir. Çünkü, özellikle dünyanın farklı ülkelerinden sivil organizasyonların son yirmi yıldır üzerine çalıştıkları doğrudan yurttaş katılımı ve dijital katılım konularında Türkiye’de kayda değer bir gelişme görülmüyor. “Yurttaş piyangosu”, “yurttaş jürisi” gibi demokratik sistemde radikal dönüşüme sebep olabilecek önerilerin denenmesi ve açık kaynak dijital katılım araçlarının geliştirilmesi doğrudan yurttaş katılıma dayanan yeni nesil bir kent konseyi pratiğini inşa edebilir. Ancak, bu hedeflerin gündeme alınabilmesi için bu alanda siyasi ve kültürel önyargılarda uzak açık görüşlülüğe ihtiyaç duyuluyor. Kent konseylerini topyekun reddeden ya da kutsayan yaklaşımlardansa, katılımın biçimi ve sonuçları üzerinden davranışsal değişimi ve kültür inşasını hedefleyen yenilikçi yaklaşımlar gerekiyor. Bu başarılabilirse yeni yüzyılda Türkiye’nin anayasal sistemi ve yurttaşlık bilinci daha anlamlı bir gelişim sürecine kavuşabilecektir.

 

Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin’in Birikim Dergisi’nde yayınlanan makalesidir.

Bu içerik Seyir Defteri 2019-2024, 4. Cilt s. 154’den alınmıştır. İçindekilere dön →

Fotoğraflar

Bu içeriği paylaşın: